A. Kadir Paksoy


A. Kadir Paksoy'un internet blogudur

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


10 KASIM'IN YETMİŞİNCİ YILINDA BAĞLILIK VE BAĞIMLILIK

Tarih: 20:47, 13/11/2008



Bağlılık, eski deyimle sadakat, birine, bir kuruma, bir düşünceye ya da davaya yakınlık duyma, dost olma, inanma ve içtenliği ifade eder. Bağımlılık ise, birine, bir gücün yardımına bağlı olma durumudur. Bağlılıkta birey, bireyliğini korur. Bağımlılıkta ise özerklik ve özgürlük söz konusu olmadığı için birey, bireyliğini yitirir. Sırtında sahibinin yapıştırdığı bir barkot numarası olan bir mal, bir uşak ya da mürittir.

Bu iki kavram arasındaki ayrımı şunun için vurgulama gereği duydum: Son yıllarda Atatürk ve yakın tarihimizle ilgili konularda güdümlü tarih yazarları tarafından birçok çarpıtma yapıldı ve yapılıyor. İngiliz tarihçi Edward Hallet Carr’ın “Tarihten önce tarihçiye bakınız.” öğüdüne uyarak bu çarpıtmaları yapanların kimliklerine baktığımızda, bunların bilime, insanlık ülkülerine içtenlikle bağlı kişiler değil, bilimi ve insanlık ülkülerini kendi çıkarları için kullanan, emperyal güçlere bağımlı bireyci kişiler, güdümlü yazarlar olduklarını görüyoruz.

Bu durum, söz konusu yazar ya da yapımcıların “sponsor” denilen destekleyicilerine bakıldığında da açıkça belli oluyor:

Örneğin, Tarih Vakfı’nca yayımlanan “20. Yüzyıl Dünya ve Türkiye Tarihi” adlı yapıtın “sponsor”u Avrupa Birliği; son günlerde büyük gürültü koparan “Mustafa” filminin “sponsor”u, “Bu üniversitede Atatürk’ü eleştirmek serbest.”(!) diyen ve uluslararası tekelci sermayenin Türkiye’deki en önemli işbirlikçilerinden olan bir holding; son yıllarda tarihin pervasızca çarpıtıldığı lise ve ilköğretim tarih ders kitaplarının “sponsor”u da bu filmin okullarda gösterilmesini bir genelgeyle emreden MEB.

Bu güdümlü yazar ve yapımcıların yapıtlarındaki başlıca çarpıtmalardan birkaç örnek vermekle yetinelim:

Tarih Vakfı tarafından yayımlanan ve liselere örnek ders kitabı olarak sunulan “20. Yüzyıl Dünya ve Türkiye Tarihi” adlı kitapta, tarih eğitiminin “ulusal kimliğe kör bir bağnazlıkla sarılmasını amaçlamaktan vazgeçmesi gerektiği” vurgulanmış, 333 sayfalık kitapta Kurtuluş Savaşı’na ancak iki sayfacık ayrılmış; Sevr’in faturası Lozan’a çıkarılmış; Şeyh Sait Ayaklanması’nda İngiltere’nin rolü yok sayılmış; Giyim Kuşam Devrimi “Bir simgesel saldırı” olarak nitelenmiş; Kemalizm ya da Atatürkçülüğe, faşizm ve Nazizm’le özdeşleştirerek sadece askerî darbeler bağlamında yer verilmiş; Türkiye’nin Truman Doktrini’ne katkıda bulunması, Marshal Yardımı’ndan yararlanması, bir başarı olarak değerlendirilmiş, “Batı’ya eklemlenme” adını verdikleri bu politikaya karşı çıkmak da faşizmle özdeşleştirilmiştir…

Eğitim-Sen tarafından yayımlanan “Osmanlı’dan Günümüze Tarih Ders Kitapları” adlı yapıtta Kurtuluş Savaşı önemsiz bir Türk-Yunan savaşı olarak nitelenmiş; Şeyh Sait Ayaklanması, dinsel niteliği ve İngiltere’nin rolü yok sayılarak bir ulusal ayaklanma biçiminde sunulmuş; Atatürk ulusçuluğu ırkçılık olarak ifade edilmiş; T. C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin “resmî ideoloji”nin bir dayatması olduğu, AB’ye girişimizde önemli bir engel oluşturduğu için kaldırılması gerektiği belirtilmiş ve ölçü o kadar aşılmıştır ki, Atatürk’ün beden eğitiminin önemini vurgulayan “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” Sözünden dolayı Stephen Hawking’ten özür dilenmiştir…

Okullarda okutulan resmî tarih ders kitaplarında son yıllarda yapılan çarpıtmaların ise haddi hesabı yoktur. Bunlardan da birkaç çarpıcı örnek verelim:

Atatürk’ün Samsun’a çıkışı öncesinde Vahdettin’le görüşmesi ve Samsun’a çıktıktan sonra memleketin durumu konularında Atatürk’ün Vahdettin hakkındaki sözleri tümüyle çıkarılmış, böylece öğrencilere Vahdettinci ve ikinci cumhuriyetçi yazarların hiçbir geçerli tarihsel belgeye dayanmadan ileri sürdükleri M. Kemal’in Anadolu’ya Vahdettin tarafından Samsun ve çevresindeki karışıklıkları önlemek için değil, Kurtuluş Savaşı’nı başlatması için gönderdiği uydurmasına inanmaları için uygun bir zemin hazırlanmıştır. Bu yeni tarih kitaplarına göre Vahdettin hain değil, İngilizlerle işbirliği yapmamış, İngilizlerle işbirliği yapan sadece Damat Ferit’miş. Vahdettin İngiltere’ye de sığınmamış, sadece bir İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrılmış! Yeni tarih kitaplarına göre halifeliğin kaldırılmasının laiklikle bir ilgisi yok; Giyim Kuşam Devrimi de sadece erkekleri ilgilendiriyor! Bu öğretim yılında ilköğretim 8. sınıf T. C. İnk. Tarihi ve Atatürkçülük ders kitabında yapılan değişiklikler ise şimdiye kadar yapılan çarpıtmaların üstüne tüy dikmiştir: Bu kitapta antiemperyalist ve ulusalcı söylem bir terör eylemi gibi gösterilmiş; güya yakın tarihe geniş yer veren bu kitapta Köy Enstitüleri es geçilmiş, Marshal Yardımı’nın Türkiye’de ekonomik kalkınmayı sağladığı vurgulanarak dışa bağımlılık övülmüş; ABD’nin Irak’ı işgali ve Bush şirin gösterilmiştir. Öğrencilerin Atatürkçülüğü bir düşünce dizgesi olarak algılamalarını önlemek için de iki ilke (laiklik ve halkçılık) aynı başlık altında işlenirken, diğer ilkelerden farklı başlıklar altında sadece konu içinde söz edilmiştir…

Tarih ders kitaplarında yapılan çarpıtmaları görsel olarak tamamlamak için olmalı son olarak “Mustafa” filmiyle de Atatürk, sarhoş, halka yabancı, cephede bile kadın-kız düşünen, Batı hayranı, dinsiz, psikolojik bunalımda, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan bile korkan, savaşmadan edemeyen, Çanakkale’de ordunun mahvına neden olan, ordu varken çete kurmaya kalkan, kendisini vatanı kurtarması için Anadolu’ya gönderen padişah efendisine kazık atan, diktatör, megaloman, en yakın arkadaşlarını gözünü kırpmadan ölüme gönderen, devrimleri intikam için yapan bir garip benî adem!...

 

Bütün bu çarpıtmalar, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana bağlı kalmazsa, değişmeyen gerçeklik insanlığı şaşırtacak bir durum alır.” diyerek tarihe bağlılığı her türlü önyargının ve duygusallığın üstünde gören, Türk Tarih Kurumu’nu kurdurtarak ülkemizde bilimsel tarihçiliği başlatan Atatürk ve onun başkişisi olduğu yakın tarihimiz konularında yapıldı ve yapılıyor. Elbette Atatürk devrim ve ilkelerine bağlı, bilim ahlakına sahip tarihçiler, yurtsever aydınlar, eğitimciler, politikacılar, bu çarpıtmalara tanık oldukça şaşırıyorlar. TBMM tarihinde ilk kez tarih eğitimindeki bu çarpıtmalar konusunda bir milletvekili, CHP Milletvekili Sayın Mustafa Gazalcı, şubat 2007’de bir soru önergesi verdi. Ancak MEB, TTK’den görüş isteyeceğini belirterek konuyu geçiştirdi. O tarihten beri TTK’den bir ses çıkmadığı gibi çarpıtmalar da sürüyor. TTK’nin başına Atatürk’ün Söylev’inin TTK tarafından basılmasına gerek olmadığını söyleyen birinin getirilmesi de gösteriyor ki güdümlü tarih yazarlarının tarihi yapanlara ihaneti sürecek.

Yeniden Carr’a dönelim ve bütün bu çarpıtmaları yapanların kimlere olduğuna yeniden bakalım. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini küresel ve bölgesel çıkarları için engel olarak gören güçlere bağımlı olanlardır. Amaçları ya da ortak paydaları, Türk ulusunun Atatürk’e, onun devrim ve ilkelerine bağlılığını zayıflatmak ve ulusu ulus yapan en önemli özelliklerden biri olan tarih birliğini ortadan kaldırmaktır. Atatürk’ün “ortak anı kalıtı” dediği tarih birliğinin ortadan kalkması demek, ulus devletin en önemli güvencesi olan ulusal kimliğin de büyük ölçüde zayıflaması demektir. Ulusal bilinçle tarihsel bilinç bir bütündür… Yani kısaca bu çarpıtmaları yapanların ortak amaçları Türk ulusunun bütünlüğünü sağlayan ulusal bilincin ve ulusal kimliğin zayıflatılmasıdır. Türk ulusunun bütünlüğü bozulmadan yeni mandacıların Sevr özlemleri gerçekleşemez…

 Biz Genel Sekreterimiz Sevgili Kardeşim Suay Karaman’ın belirttiği gibi “başaramayacaklar” diyoruz. Bu inanla yazdığım bir şiirimle sözlerimi bitiriyorum.

  MUSTAFA KEMAL SABAHI

 
Sabah yürüyüşüne çıkmıştım

Baktım bahçede bir erkenci

Biraz yaklaşınca gördüm

Mustafa Kemal'i

Eli şakağında

Tanyerinde gözleri

 

Düşündüm bir an

Verdiği cesaretle sabahın

Bir yürüyüş önerip

Atam açılırsınız demeyi

Öyle bir duruşu vardı ki Mustafa Kemal'in

Sen yürü çocuk

                       diyeceğini sandım

 

Bahçenin bir köşesinde ben

Bir köşesinde Mustafa Kemal

Ah sanki sabah olmayacak

Geceyle kurulu geceden

Öyle bir tuzak

 

Duyar mı

Duyacak bilirim

Dizlerine uzanmış

                  ellerini karanlığın

 

 

 

Uyanın uyanın ha

Sesleriyle uyandım sabaha

Başucumda Ankara

 

Kavradım tabancamı sımsıkı

Imalât-ı Harbiye yapımı

Şafak söküyordu

Kavgaya tutuşmuştu

                          aydınlıkla karanlık

 

Nefer yazdılar beni

                   aydınlığın safına

 

 

A.     Kadir Paksoy

10 Kasım 2008, Çağdaş Sanatlar Merkezi / Ankara

ADD Genel Merkezi tarafından düzenlenen Atatürk’ü Anma toplantısında yapılan konuşmanın metnidir.

 

 

 

 






ULUS DEVLET VE TARİH EĞİTİMİ (Arka kapak yazısı)

 

 

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin, Lozan'ı gözden düşürerek Sevr'i yeniden gündeme getirmeye dayalı birçok koldan bir kuşatma altında olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu kuşatmaya karşı da, doğal olarak, ulusal güçler bir savunma çabası içindeler. Ülkenin bağımsızlıkçı yazarları, çeşitli alanlarda yazdıkları kitaplarla bu savunmanın düşünsel temellerini oluşturmaya, ulusal birlik ve bütünlüğü sağlamaya çalışıyorlar. İşte A. Kadir Paksoy da tarih eğitimi alanından katkıda bulunuyor bu imeceye. Paksoy katkısını, ulusal kimliğin tarihsel boyutunu zayıflatmaya yönelik olarak tarih ders kitaplarında yapılan değişiklikleri, bu değişiklikleri destekleyenlerin düşüncelerini belgelere dayalı bir biçimde ortaya koyarak ve bilimsel tarih anlayışı bağlamında eleştirerek yerine getiriyor. Paksoy'a göre, "Ülkemizde yaşanan kaosun, yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan emperyalizme bağımlı uydu politikaların sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin yeniden Sevr'in eşiğine getirilmesinin başta gelen nedenlerinden biri, belki de en önemlisi tarih bilincinden yoksunluktur. Bu da büyük ölçüde, bilimsellikten uzak, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine pek çok bakımdan aykırılıklar içeren tarih eğitiminden kaynaklanmaktadır..."

Öğretmen Dünyası

"(...) Belirtmek gerekir ki kitap çok önemli bir gereksinimi karşılamaktadır. Çünkü 12 Eylül 1980'den sonraki dönemde Atatürk Devrimine, Atatürkçülüğe karşıt akımlar büyük gelişme gösterdi. (...) İşte Paksoy, ayrı ayrı yazılarda 2. Cumhuriyetçi çizgide bulunan ... tarihçilerin yapıtlarını Atatürkçü bir yaklaşımla eleştiriyor. Bir zamanlar Fuat Köprülü'nün doğubilimcilerle hesaplaşmak için yaptığı savaşıma benziyor onun yazd


Yeni Kitaplar

Tarih: 09:14, 26/10/2008

ULUS DEVLET VE TARİH EĞİTİMİ (Arka kapak yazısı)

 

 

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin, Lozan'ı gözden düşürerek Sevr'i yeniden gündeme getirmeye dayalı birçok koldan bir kuşatma altında olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu kuşatmaya karşı da, doğal olarak, ulusal güçler bir savunma çabası içindeler. Ülkenin bağımsızlıkçı yazarları, çeşitli alanlarda yazdıkları kitaplarla bu savunmanın düşünsel temellerini oluşturmaya, ulusal birlik ve bütünlüğü sağlamaya çalışıyorlar. İşte A. Kadir Paksoy da tarih eğitimi alanından katkıda bulunuyor bu imeceye. Paksoy katkısını, ulusal kimliğin tarihsel boyutunu zayıflatmaya yönelik olarak tarih ders kitaplarında yapılan değişiklikleri, bu değişiklikleri destekleyenlerin düşüncelerini belgelere dayalı bir biçimde ortaya koyarak ve bilimsel tarih anlayışı bağlamında eleştirerek yerine getiriyor. Paksoy'a göre, "Ülkemizde yaşanan kaosun, yarım yüzyılı aşkın süredir uygulanan emperyalizme bağımlı uydu politikaların sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti'nin yeniden Sevr'in eşiğine getirilmesinin başta gelen nedenlerinden biri, belki de en önemlisi tarih bilincinden yoksunluktur. Bu da büyük ölçüde, bilimsellikten uzak, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine pek çok bakımdan aykırılıklar içeren tarih eğitiminden kaynaklanmaktadır..."

Öğretmen Dünyası

"(...) Belirtmek gerekir ki kitap çok önemli bir gereksinimi karşılamaktadır. Çünkü 12 Eylül 1980'den sonraki dönemde Atatürk Devrimine, Atatürkçülüğe karşıt akımlar büyük gelişme gösterdi. (...) İşte Paksoy, ayrı ayrı yazılarda 2. Cumhuriyetçi çizgide bulunan ... tarihçilerin yapıtlarını Atatürkçü bir yaklaşımla eleştiriyor. Bir zamanlar Fuat Köprülü'nün doğubilimcilerle hesaplaşmak için yaptığı savaşıma benziyor onun yazdıkları..."

Prof. Dr. Sina Aksin (Önsözden)

 

 

 

Yayımlayan: Öğretmen Dünyası Dergisi (Selanik Cd. SSK İşhanı, A Blok 8. Kat, No: 512 Kızılay/ANKARA)

Dağıtım: Dost Dağıtım

Sayfa Sayısı: 368

 

 

ANKARA AYDINLIĞI (Arka kapak şiiri)

 

“(…)

Seni sevmekten geldi başımıza ne geldiyse Ankara                 

Savurdu bizi yine o mermer kırığından kopan fırtına

Ogüst / o büyük yalancı

Kaldırdı başını

Altı yüz yıldır yaslandığı

                        Hacı Bayram’ın omzundan

Aldı eline tanrıların mührünü

                        bin bir hiyle

                                   desiseyle ele geçirdiği

Bastı katlimize fermanın üstüne yeniden”

 

Yayımlayan: Tan Edebiyat (P. K. 193 Yenişehir / ANKARA)

İletişim: a.kadir.paksoy@gmail.com

 

 

İNSANA İNAN  (Arka kapak yazısı)

 

“Kadir bir şair. Estetiğiyle, lirizmiyle, yaratım gücüyle, iklimiyle bir şair.

İkincisi; eskilerin deyimiyle, velut (üretken) bir şair. Yaşı henüz kırk demeden, beş kitap yayımlamış.

Üçüncüsü; lirik bir şair. Kendine has bir lirizmi kullanıyor. Toplumcu bir şairin lirik bir söylemi yakalama şansı genellikle azdır. Çünkü; toplumcu edebiyatın kendi iç örgüsü, iç dinamiği genellikle lirizm karşıtı birtakım söylemleri, şiir dillerini ön planda tutmayı gerektirir. Ama, hem toplumcu, hem lirizmi yakalayan bir şair, bence önemli bir  şairdir.” Behçet Aysan (Sanat Kurumu, 19 Ocak 1993)

 

“A. Kadir Paksoy, ruh dünyasını, düş dünyasını, duygu dünyasını, algılama biçimlerini ‘saflık noktası’nda konuşlandırmış.

Anlam ilmekleriyle, duygu bezekleriyle, duru ruh bakışlarıyla, onurlu – erdemli insanın şiirini döküyor. Çağımızda soyu azalmış bulunan tatlı – hoş – engin insan içlenmesi.

Biliyor musunuz, hâlâ böyle yüreklere sahip olanlar ayakta tutuyor yaşamı…”

UZAK Şiir Seçkisi (Şubat 2002)

 

“Karşılıklı konuşma ya da bir iç dökme rahatlığında, doğallık ve yalınlıkla yazılmış şiirler. Dize yapısı ve ses örgüsü bu rahatlığın düzyazıya dönüşmesini engelliyor. Yaşam ve ölüm olgularının sorgulandığı, yaşama sevincinin ağır bastığı, insanca bir yaşama özlemin dile getirildiği bir şiir dünyası.”

Ataol Behramoğlu (Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 2. Cilt, Sosyal Yayınlar, 6. Basım, 2001)

 

 

 

Yayımlayan: Tan Edebiyat

128 sayfa

 


Pencere Açık Kalsın

Tarih: 09:22, 17/4/2008

İlhan Abi'ye (Selçuk)

 

Pencere açık kalsın

Temiz hava girsin içeri

 

Pencere açık kalsın

Duyalım sokağımızın sesini

 

Pencere açık kalsın

Belki sevindirir bir yıldız boş tenceremizi

 

Pencere açık kalsın

Ayışığı onarsın düşlerimizi

 

Pencere açık kalsın

Korkusuz kılalım geceyi

 

Pencere açık kalsın

Ötelere bakıp çoğaltalım güzelliği

 

Pencere açık kalsın

Sonsuzluğa not düşecek İlhan Abi


Şairler Baharı

Tarih: 17:10, 13/4/2008

ŞAİRLER BAHARI A. Kadir PAKSOY Mart ayı bütün dünyada Frankofoni (Fransızca konuşan ve yazanlar) bayramı. 1986’da François Mitterand’ın önerisi ile başlatılmış. Bu yıl da bu geleneğe yönelik olarak Fransız kültür merkezlerinin bulunduğu yerlerde ve üniversitelerin Fransız dili ve edebiyatı bölümlerinde kültürel etkinlikler düzenlendi. Şairler Baharı (Printemp des poètes) adı verilen etkinliklerin bu yılki konusu “ötekine övgü” (eloge de l’autre) idi. Etkinliklerin duyurulduğu afişte bu adlandırmayı okuyunca, Neruda’nın “İtiraf etmeliyim ki ben hep başkalarının hayatını yaşadım.” sözünü anımsadım (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum). Ozanların aslında narsist değil özgecil olduklarının evrensel bir ozanın ağzından itirafı… Mart’ın ilk haftasında Ankara’da Fransız Kültür Merkezi’nce düzenlenen etkinliğe Ankaralı ozanlarla katıldıktan sonra, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü Başkanı, sevgili dostum Prof. Dr. Ali Demir’den Samsun’da düzenlenecek etkinliklere de katılmam için bir çağrı almak, benim için sürpriz oldu. Çağrılmamın yanı sıra, konuk ozanların sayısının sınırlılığı da sürprizdi benim için: Fransa’dan Lionel Ray (Mallarmé Akademisi Başkanı) ve Annie Salager, Türkiye’den Özdemir İnce ve hasbelkader ben. İlk gün Fransızca öğretmenliği öğrencilerinin bulunduğu bir sınıfta öğrencilerin soruları ile terlemeye başlamıştım ki Özdemir İnce imdadıma yetişti. Rastlantı da ancak bu kadar olur. Bir öğrencinin ozanların özgünlüğü üzerine sorusunu yanıtlıyor ve Özdemir İnce’nin “Şiir ve Gerçeklik” adlı yapıtından aktardığım şu tümceyi açıklamaya çalışıyordum: “Şiirsel söylemi öteki şairlerden öğrenen genç şair, şiirsel gerçekliği de hayattan, kendi hayatından, başkalarının hayatından, nesnel gerçeklikten öğrenir. (…)” İyi adam sözünün üzerine gelirmiş, ozan da sözünün üzerine geldi ve beni kurtardı. Diyebilirim ki ozandan benimle birlikte, onu dinleyen OMÜ Eğ. Fk. Fransızca Öğretmenliği Bölümü öğrencileri de yaşamları boyunca unutamayacakları bir şiir dersi aldılar. Günümüzde yaşamdan kopuk birtakım anlaşılmaz metinleri şiir diye yazan/yayımlayanlara ozanın kara tahtaya ak tebeşirle yazdığı şu sözünü aktarmayı bir görev biliyorum: “Le vrai poète a comme ancore son sang.” (Gerçek ozan mürekkeple değil kanıyla yazar.) Özdemir İnce’nin Appolinair’den Fransızca okuduğu Mirabo Köprüsü şiiri hâlâ kulaklarımda… Sadece Özdemir İnce’nin değil, Bayan Ülker İnce’nin çeviribilim üzerine verdiği konferansın da karayoluyla Ankara’dan Samsun’a gitmeme değdiğini belirtmeliyim. Ayrı bir yazının konusu olan bu konferansta Bayan İnce’nin vurguladığı birkaç önemli noktayı çeviribilimden habersiz kimi çevirmenlere anımsatmadan edemeyeceğim: - Çevribilim, çevirinin doğasını keşfetmeye çalışır. - Çevirmen, her zaman kendini eksikli hisseden kişidir. - Çeviride dil, pek çok ögeden sadece biridir. - Çeviri, sözcüklerin ve yapıların aktarılması değildir. (…) *** 27 Mart akşamı OMÜ Kongre Kültür Merkezi’nde biz konuk ozanlar şiirlerimizi okumak için sahneye çağrılmadan önce, Prof. Dr. Ali Demir, etkinliklerin “temel çağrısı”nı şöyle özetledi: “Şair André Chedid’in dediği gibi ‘Kim olursan ol, daha yakınım sana bir yabancıdan.’ düşüncesi ağır basıyor bu etkinliklerde. Çünkü, bize yabancı, öteki ve uzak görünen her şey, kendi gizemli dünyamızın yaratıları. Şair A. Rimbaud, ‘Ben bir başkasıyım’ diyordu bir şiirinde. Dolayısıyla, her şiir, bizi başkasına götüren bir yol, başkasıyla aramızda kurulan bir köprü, kendi kabuğumuzdan çıkıp başkasıyla buluşma olanağı yaratmanın, insan yaşamını daha anlamlı kılmanın bir aracıdır.” Salonu dolduran yüzlerce kişiden, Fransızca ve Türkçe şiirler okunan iki saat boyunca iki kişinin bile solondan ayrılmaması, Ali Demir’in belirttiği çağrının amacına ulaştığını gösteriyordu. Bu içten ilgide öyle anlaşılıyordu ki seçilen şiirlerin ve çeviride gösterilen özenin de rolü yadsınamazdı. Lionel Ray’nin okuduğu “Sözcükler” şiirinde olduğu gibi: “Elleri bağlı değil sözcüklerin çok uzaklardan gelmiyorlar sanki bir çivi gözlerine çakılmış cıvıltılarını duymuyorlar kuşların alacakaranlığında sabahın acı suyunu içmiyorlar anıların geri dönmezler akşamları ne yıldızdan ne de çamurdandır ne aynadır yalnız kızlar için ne de yitik çocuklardır tek başına. Yalnızca sözcüktürler diğer sözcükler arasında ne sabırsızdırlar ne de korkusuz ne gölgesiz ne de maskesiz içlerindedir sayıları bir şey demezler söylediklerinden başka karanlıkta parlıyorlarsa eğer arada bir kökleri yüzündendir bu ya da olgun meyvelerinden ya da geç kalmış ilkbahardan. Ama dilde sözdürler onlar her zaman ne daha uzak ne daha yakın karanlık dehlizinde olayların kargaşada ve aydınlıkta bir de gizinde geri dönmeyen zamanın.” Sözcüklerin seçimi ne denli önemliyse, şiirde yerlerinin belirlenmesi de o denli önemli elbette. Hele de günümüz insanını anlatmaya çalışıyorsak. Neden mi? Onu da Annie Salager’nin şiirinden öğreniyoruz. Çünkü, “(…) daha bir kırılgan çağdayız şimdi üreten insanın çağı o büyük insanlığın Aimé Césair’in Ve Nazım Hikmet’in türküleştirdiği” *** 28 Mart akşamı konuk ozanlarla birlikte öğrencilerin sunduğu “Şiir Şöleni” ise gerçekten tam bir şölendi. Çağdaş bir imecenin ortasına düşmüştük. Köy Enstitülerinin ruhu dirilmişti sanki. Onlarca şiirsever öğrenci/öğretmen onlarca ozanın şiirini teatral bir biçimde müzik eşliğinde sundu. Bu kez çeviri yoktu, şiir hangi dilde yazılmışsa o dilde okundu: Türkçe, Fransızca, Almanca, İspanyolca… Az daha unutuyordum. Siz hiç “şiir çekilişi”ne tanık oldunuz mu? Ben ilk kez burada tanık oldum, katıldım. Öğrencilerin kendi el yazılarıyla yazıp dörde katladıkları bu küçük kâğıt parçalarından bir tane de ben çektim. Benim şansıma Nâzım Hikmet’in şu şiiri çıktı: “Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey Dünyanın en güzel sesinden En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey Fakat artık ümit vermiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum…” Bütün öğrenciler Nâzım gibi, şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorlardı. Bu dilek sözde kalmadı. Bir öğrenci sahnede yine Nâzım’dan “Güneşli günler göreceğiz / Motorları maviliklere süreceğiz / İnanın çocuklar” dizelerini okumaya başlayınca, salondaki öğrenciler de hepbirlikte (Edip Akbayram’ın seslendirdiği biçimiyle) katıldılar şiire… *** Sözün kısası, Samsun’da “Şairler Baharı”nda ülkemizin özlediği baharın da ayak seslerini duydum. Yine karayoluyla Ankara’ya dönerken, akşamın kızıllığında Karadeniz’de Bandırma Vapuru’nun üzerinde dolanan iki buluttan gözümü ayıramadım: 70’li yılların sonlarında faşistlerce katledilen Samsun doğumlu iki yurtsever sanat ve bilim insanı, sevgili Bedrettin Cömert ve sevgili Ümit Doğanay sanki bana gökyüzünden gülümsüyor ve el sallıyorlardı. Ben de onlara el salladım ve “Güneşli günler göreceğiz/ İnanın çocuklar” diye mırıldana mırıldana Ankara’ya döndüm. 26 Mart 2008 Samsun – 1 Nisan 2001 Ankara Ek: Ankara’ya döndükten sonra telefonla verilen bir haber ise yaşamım boyunca şiire verdiğim emeğin fazlasıyla karşılığı oldu diyebilirim: Ondokuz Mayıs Ü. Rektör Yrd. Sayın Prof. Dr. Ahmet Rifat Şahin (ki sevgili Behçet Aysan’ın sınıf arkadaşı olduğunu öğrendim), 25 Aralık 2003’te Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinde yanarak ölen iki öğretmenin (Burçin Uysal ve Aysun Karalar) anılarına yazdığım Dünyanın En Güzel Şiiri adlı şiirimin çerçeveletilerek bu iki öğretmenin öğrenim gördükleri sınıfların kapısına asılmasını kararlaştırdıklarını, bunun için benim izin vermemi beklediklerini söylüyordu. Bir ozan için bundan daha büyük bir ödül, bir armağan olabilir miydi? Şiirin boşa Kekeleyerek onur duyacağımı söyleyebildim yalnızca…

Rahibeler Ankara Kapılarında

Tarih: 08:58, 12/4/2008

                                              

 

Tanrılar buyurdu Troya Ankara oldu

Bunu bilmeyen bilsin ve değiştirsin ezberini

Akhaların gelmesine gerek yoktu

Hektor’un ölümüyle başlamıştı kuraklık

Bu yüzden kuşatma denizden değil bozkırdan oldu

 

 

Karakuşak yeşilkuşak kayıpkuşak
Gökkuşağına inat
Nice kuşatmasından sonra karnıkaraların

Törenle kaleden içeri alınan tahta atın karnında

Seçme askerler de yoktu

Ol tahta at Zeus’un buyruğuyla

Nur topu gibi rahibeler doğurdu

 

 

Bu tanrısal hikmetin ardından

Ankara kapılarında binlerce rahibe peydâ oldu

Böylesi görülmemişti o güne kadar

Karardı Galatya gökleri

Karıştı at izi it izine

Dost düşman seçilmez oldu

 

 

Bilinmiyor hangi işlikten çıkmış

Hangi tanrıdan kalıt yerleri süpüren giysileri

Minareden bozma süngüleri kubbeden bozma miğferleri

Birer koçbaşı kalkanlarında

Dövüyorlar Ankara kapılarını art arda

 

 

Rivayet muhtelif geldikleri yer konusunda

Kimi kuzeyden diyor, Sam Amca’ya dayanarak,

            küresel birliklerle girdiler Anadolu’ya

Kimi savlıyor Samilerle kandaş olduklarını güneyden

            son yıllarda sam yelinin daha sıcak esmesine bakarak

Ayrıca vebali günahı boyunlarına

Hades’ten kaçtıklarını söyleyenler de var

“Kamusal alan” ilan edildi bu yüzden Ankara

 

 

 

Nasıl anlatmalı bu garip kadınları bilmem ki

Bir bölümü girmiş kaleden içeri

Bir bölümü kalenin kapısında çığlık çığlığa

Yineleyip duruyorlar Zeus’un kızları olduklarını

İnanın diyorlar Ankaralılara Hektor öldü

Lanetliyorlar Paris’le Helena’yı

Boynuzlu Menelaos da arkalarında

 

 

İçlerinde öyleleri var ki

Hık demiş burnundan düşmüş Afrodit’in

Gizleyemiyor güzelliğini ne başlık ne örtü

Hareme almak için

Gidip yalvarası geliyor insanın Zeus’a

 

 

Zefiros esse diyorum

İpildese yürekler

Fırlatsa oklarını Eros

Atsalar üstlerinden örtülerini rahibeler

Yayılsalar kırlara

Orfe’nin ezgileri Pan’ın kavalı ile

 

 

Olmuyor, olmaz elbet

Yaraları sarılmadı ki Temmuz’un

Bırakmadı ki peşini, Hades’in kapatması Persefon

Ölümlüler yeryüzünde Temmuz’a hasret

Tanrılar nektar derdinde

 

 

Anladım bir yinelemeden başka şey değilmiş tarih

Yeni bir şey yok ne yerde ne gökte

Metis vuruldu zincire bu kez Promete’nin yerine

Zeus’a emanet aklımız artık

Yine kahkahalar yükseliyor Olimpos’tan

Rahibeler Ankara kapılarında

 

 

A. Kadir Paksoy

 

 

 



{ } { Sonraki Sayfa }